25 Ekim 2014 Cumartesi

BİR ÇOCUĞUM GÖKYÜZÜNDE

Ben, yağmurun gözyaşını kovaladığı çocuğum.
Her damlasında gözyaşıyla birlikte, yüzünün de toprağa düştüğü çocuk.
Ben, uçurtması havalanmadan ipi kopan, kopan ipe düğüm atmaya çalışan çocuğum.
Atılan her düğümde geçmişini gelecekle bağlayanım ben.
Ben kuyuya atılan Yusuf, balığın karnında kalan Yunus'um.
Anne nedir bilmeyenim ben, martılara kardeş diyen bir de..
Simitini paylaşana tebessüm taneleri gönderenim ben.
Pamuk şekerli gülüşlerin, kağıt helvalı kahkahalara dönüştüğü güzel aile tablolarına şahit olanım ben.
Elim çamur diye, elimi tutmayanı tutmaya çalışanım ben.
Ben, bir bardak kahveye değil, bir damla suya kırk yıl hatır sayanlardanım.
Ben, hayattan istemeyerek müstâfi edilenim.
"Güzel günler gelecektir" cümlesindeki güzele kanat çırpmaya çalışan kanadı kırık güvercinim ben.
Ben, hayattan daha doğrusu hayat denilen ama ne olduğunu bilmediğim bu alemden sürgün edilenim.
Çok görmüyorum hiçbir şeyi. Işıkları koparılmış bir ülkeye yakamoz dikmek isteyen simitten hayallerim vardı benim, martıdan insanları tanımadan önce. Ama çabuk büyüdüm ben.
Yaşıtlarım parklarda uçurtma uçururken elim çoktan iş tutup eve ekmek götürüyordu benim.
Ne zaman bir oyuncak görsem gözlerimiz içi güler ve koşarak ayrılırdım ben.
Tebessümlerim yerini gözsularıma bırakmasın diye.
İşte ben, o çocuk!
Belki Filistin'in, Suriye'nin, Gazze'nin belki Türkiye'nin çocuğu.
Ben, hep göz önünde olan ama hiç görülmeyen o çocuk.
İşte ben, yağmurun gözyaşını kovaladığı çocuğum.
İyi tanır beni yağmur, iyi tanır gözyaşımı taşıyan bulutlar. İyi tanır hayallerimi gökyüzüne taşıyan uçurtmalar..
Bir pamuk şeker pembesi kadar tozlu olan hayatım var çünkü.
Ben, o görünmez çocuk.
Herkesin bildiği fakat elleri kirli diye tutulmayan o çocuk.
Evet ben çocuğum!

Ceylan Gümüş

7 Ekim 2014 Salı

Masum Boyacı

Sabahları yerini erkenden alır ,geçer bir köşeye masum boyacı..Sokakların " dilini " en çok onlar bilir..Ayak sesleri onlara doğru yaklaşıyorsa "umutla" bakar gözleri o masum boyacıların..Evet onlar için sizler bir "ümit durağısınız", iliklerine kadar "soğuk " işlemiştir lakin direnirler işte..Ne güneşin "yakıcılığı" ne de soğuğun oluşuna aldırış etmezler.Bir yudum çay alırlar ve koyulurlar işlerine..Zor değil mi bilmiyorum baktığında her şey zor gibi geliyor fakat bir çocuk görmüştüm dolmuşa bindik okula doğru yol alıyorum dolmuşa bir çocuk bindi gözleri simsiyah zeytin gibi "çok güzel " bakıyordu.Umut doluydu ..Para uzattım ablacım şurdan bir öğrenci verebilir misin ? dedim .
-Tamam abla. Dedi
Param gelmedi o minicik yüreği parama sahip çıkmak istedi abla abla ben bekliyorum dedi paranı alacaksın ve hemen benim için beklediği o parayı bana verdi..Ama ben ne göreyim onun elleri "simsiyah" tıpkı gözlerinin rengi gibi..Nasıl olur dedim bu yaşta bir çocugun elleri kalem tutacakken boya izi olur?..Cüzdanıma elimi attım para aldım ordan bende öğrenciyim dedim ama o çocugun dürüstlüğü beni çok etkilemişti parayı avucumun içine aldım uzatmak istedim ama veremedim gururun kırılacağını düşündüm.Bekledim onunla beraber inmek istedim ama okula yetişmem gerekti..O elleri hiç aklımdan gitmiyordu tabi gözleride..Hey boyacı çocuk sen! sen nerdesin hep aradım bir yerlerde o masum çocucuğu ama yok..Sonra bir gün dışarıya çıkmaya karar verdim arabayla gitmek istemedim yürüyerek gideyim dedim varacağım yere hem değişiklik olur niyetiyle..Yürürken bir ihtiyar gördüm titrek elleri kendinden yaşça küçük insanların ayakkabısını boyuyoyordu.."ak sakalları" ölüm sinyalleri verirken ahiret yolcusu amca boya yapıyordu .Dokundu bu bana çok çok dokundu ..Zoruma gidiyor dedim Allahım yaşlı amcaların genç arkadaşların ayakkabısını boyaması ..Biliyorum dedim biliyorum onlar ekmek parası kazanma derdinde çalışmayana ekmek yok ama ne bileyim işte..Elleri "siyah" ama yürekleri "ak" onların ..Hüzne boğulmuş yürekleri var boyalarında..Kirlenmiş elleri kalplerini asla siyahlaştırmamıştı.Telaş vardı yüzlerinde acı bir hissediş..Masum boyacılar hiç konuşamamıştı ama elleri anlatıyordu her şeyi..Unutamıyorum seni zeytin gözlü çocuk..Unutamıyorum "ahiret yolcusu" dede..

Cansu Demiroğlu||

2 Ekim 2014 Perşembe

SEVMEK …

..Sevmek neydi, nasıl bir şeydi sorularını sorarken kendime birden hayal haneme
başka bir alemin kapısı açıldı... Hafifçe girdim o kapıdan
Şimdi düşün karşında bir meyve var herhangi bir meyve sen ona bakıyorsun
Mesela kıpkırmızı bir elma Allah'ım o ne öyle o rengi nereden almış
O ağaçtaki asılı duruş şekli bile ne muhteşem değil mi... Bakıyorsun seni öyle büyüler ki
dayanamaz uzanır hafifçe koparırsın onu. Evet o güzellik ellerindedir kabuğundaki o kırmızılık
o renk o parlaklık bir an hemen yemek istersin ama bakması bile ayrı bir tat verir insana
düşünürsün Allah'ım bu odun olan ağaçtan bunun gibi bir meyve
Seni büyüler adeta dayanamaz bir ısırık alırsın gözlerini yumar ağzındaki tadı düşünürsün
verdiği tat muhteşemdir aman Allah'ım dersin bu güzellik ve bu tat acaba başka şeyde var mı dersin verdiği o tat ve lezzet dayanamaz bir ısırık daha alırsın... o verdiği tat ve lezzet...
Düşünürsün üçüncü bir ısırıktan aldığın tat sana uçsuz bucaksız,başka bir aleme taşır seni
Düşünürsün..Bu rengi bu güzelliği bu tadı vereni aklına gelir...
Allah'ım bu rengi bu güzelliği bu tadı veren mutlaka bundan çok çok daha güzel dersin..
Daha az önce o seni büyüleyen rengi güzelliği tadı unutursun
Artık o rengi o tadı vereni düşünürsün..anlamazsın nasıl olduğunu
Aslında hayran olduğun büyüsüne kapıldığın o renk değil o rengi ona veren...
Aldığın tat ve lezzet,aslında o tadı vereni bilmek onu düşünmektir sendeki tat ve lezzet...
Ağzındaki lezzeti unutursun artık düşüncelerindeki lezzete kapılırsın...
O anda anlarsın aslında seni büyüleyen o elma ve o elmadaki tat değil...
O elmayı yaratan Rabbın o elmaya o tadı veren o lezzeti verendir…
İşte bu elma SEVGİDİR.. sevmektir..elmadaki rengi seversin ama o elmaya
o rengi veren Cemal olan dahada büyüler seni...
Hani kaysı mecnun eden Leyla'daki güzellik miydi….
Oysa Leyla güzel değildir aslında ama kaysın gözünde o çok güzeldir...
Çünkü kaysın gözünde mana gözlüğü vardır o Leyla'sına onunla bakar onunla görür
Ona bakınca ondaki güzelliğin Leyla'dan değil mevladan olduğu için
onun güzelliğine vurulmuş mecnun olmuştur..işte o elmadaki bir ısırıktan aldığın
tat ve lezzetten aldığın tat ,o elmaya o tadı vereni düşünürken
aldığın tat daha tatlı gelir ya,
işte bu SEVMEK….Sevmeyi vereni sevmek…
Yüreğindeki o sevgiyi o sevgiyi verene çevirmek…
Leyla'dan mevlaya gitmek…
Sevgide,sevmekte bile ‘’o’’nunla bakmak,‘’o’’nu görmek ‘’O’’nun adına SEVMEK …


M/lal

28 Eylül 2014 Pazar

BUGÜN TEKRAR ÇOCUK OLSAYDIM

Bugün tekrar çocuk olsaydım
Yeniden açmak isterdim dünyaya gözlerimi
Ve görmek isterdim etrafımdaki güzellikleri..
Belki tekrar otururdum
Geleceğimi büyüttüğüm o sıramda...
Belki tekrar dağıtırdım rüzgara
çocuksu gülüşlerimi...
Bu gün tekrar çocuk olsaydım
Yaşayacağım onlarca 'iyiki' olacaktı kuşkusuz.
Hayatım boyunca hep 'keşke'ler biriktirmiştim
Mutluluğa aç ellerimde
Ne malum,
belki bu elleri yıkamayı öğrenirdim şefkat denizinde..
Bugün tekrar çocuk olsaydım
İçten bir 'anne' derdim ilk kez
Anne demenin masumiyetinde kaybolurdu benliğim.
Belki ilk defa sabahlara günaydın derdim.
Gülümsemeyi öğrenirdim güneşe.
Ve sevmeyi öğrenirdim her yeni sabahı.
Bugün tekrar çocuk olsaydım
En çok kendimi anlamaya çalışırdım.
Günde defalarca yüzüme baktığım aynadan
Bu kez yüreğime bakardım..
Tekrar tanımak isterdim içimdeki 'ben'i..
Ya da görmek isterdim görmezden geldiklerimi...
Bugün tekrar çocuk olsaydım
Teşekkür etmeyi öğrenirdim sahip olduklarım için
Ve üzülmemeyi öğrenirdim kaybettiklerime...
Yaşam kısa bir senaryo ise
Oynamayı öğrenirdim rolümü en iyi şekilde
Bugün tekrar çocuk olsaydım
Öğreneceğim çok şey vardı belki de.

Şilan Beytaş

24 Eylül 2014 Çarşamba

Sevmek !!

Sevmek dendiğinde akla bir çok söz gelir.
Kelimeler hep mecazi aşklara bağlanır ve hep iki karşı cinste olan sevgi ve muhabbetler anlatılır.
İlk sevgi deyince akıllara, asırlar öncesinden kardeşlerimi özledim diyen Resulullah s.a.v. gelmeli.
O öyle çok sevdi ki sevdiğinin sevdikleri uğruna...
Allah'ım bedenimi o kadar büyüt o kadar büyüt ki onun ümmeti eğer yanacaksa, yanmasın ,bedenim cehennemin ateşini kaplasın o ümmet yanmasın diyen Ebubekir r.a. olmalı.
Onun için ölüme bile razı olup hiç düşünmeden yatağına yatan Hz. Ali r.a. unutmamak lazım.
Ömer r.a. yı, Osman r.a.yı,
Karınları acıktığında ona bakarak doyan sahabeleri akla gelince utanıyor seviyorum demeye
Sevmekten,sevgiden söz etmeye..
Sevmek sadık olmak Ebubekir gibi, sevmek teslim olmak,
Hz Ali gibi sevmek, İsmail olmak isteyerek bıçağın altına yatmak,
Sevmek bakarak doymak sahabe gibi ve daha niceleri...
Çok sevdiğim birine onu sevdiğimi söylerken ne kadar yalancı olduğumu anladım..
Sevmek sadık olmak ve teslim olmak...
Sevgiyi bilmeye çalışıyorum,sadıktım ama teslim oldum mu dedim kendime, Ali gibi yattın mı ölümün döşeğine?
İsmailce boynunu uzatın mı ibrahim'in bıçağına, sırf rıza uğruna...
Anladım ki sevmek kemalata ermiş kişilerin işi....
Ben sadece onları taklit eden bir kuklaymışım...
Ama olsun Rabim mümin Havf ve Raca arasında olacak demiş
O ki benim Rabbım ''Kün''derse belki bineği beni alır bir çırpıda ''Tahkik''e uçuruverir...
''Ya Vedüd, Aşkına Dilencinim,kabul eyle''
Al benden benliği ver bana SENİ, Senle dolu olan kalbi
Elfüelfi amin

M/lal

20 Eylül 2014 Cumartesi

HAYALLERİMİN ÇİZGİSİ

Kaybolmuşların arasında kaybolmaktan korkan hayallerim vardı benim..
Benimdi diyorum.. çünkü onları hiç kaybetmedim..
Sadece sessiz bir gemi ile bilinmeyen denizlerin bağrına yelken açtı düşlerim..
Ben hayallerimde korkulara hiç yer vermedim..
Bazen kelepçe vuruldu duygularımın en derin köşesine
ama ben hiç hissetmedim.
Karıştırdım mutluluğu gözyaşımın o demli vaktinde
ve kana kana içtim umut şekeriyle çayımı..
biraz sıcak..biraz acı..ama rahatlatıcı.
Tarif edilmesi güç duygular biriktirmiştim,sayfaları sararmış defter tadında..
Her bir dokunuşta içten gülümsüyordu harfler sıra sıra..
Ben en çok harflerin duygularıma tercüman olmasını sevdim.
Ben o bağlılığa,o saflığa,o sıcaklığa ve sevgiye hasretim..
Bilir misin defterlerim çizgisizdir benim.
Ben kendi rotamı hayallerimle belirledim..
Önemi var mıydı ki sayfalardaki çizgilerin, düşlerimin sıcaklığı yanında.?
Kıvrımlı yollar izledim kimi zaman..
Ama hiç taşırmadım duygularımı,vicdanımın çizgisinden..
Adeta bir nakıştı ilmek ilmek sayfalara işlediğim.
Her defasında ne anlatmak istediğimi yeniden anlama çabasıydı
kelimelerimin ağırlığı..
Ve ilk defa duyduğum o mutluluk sancısı..
Ben en çok hayallerimle yaşamayı sevdim
Duygularımla minik yüreklere ses olmayı
Kalemim ile kaybolmuşların pusulası..
Hiçliklerin umudu olmayı sevdim..
Ben en çokta
hayallerimde ''BEN''olmayı
sevdim.
...

Şilan Beytaş

19 Eylül 2014 Cuma

EYLÜL'ÜM ÇÜNKÜ BEN

Eylüldü aylardan hüznün çilesi ve tebessümün ağlayan yanı. Ve kalemin kağıda hasretiydi iç dökümü. Biraz duygu koyup heybeye yürümekti, gelmeyecek olan tren istasyonuna doğru. Çünkü siyahtım ben, güneşin en çok soğurduğu ve tüm yükü taşıyan vagonlar bütünü. Elleri beyaza kanat açmaya çalışırken, siyahtan kuşlara takılıp kalan bir dal. Takılıp kalan evet çünkü; yola çıkan her engel adım atmamızı zorlaştıran dikenler kümesi. Toprak, köklerimi bünyesinde tutmaya çalışırken, eli baltalı süvarilerin varlığı göz kapamakla geçecek cinsten değil. Haftanın son günü, aylardan eylül.. Yaprakların ağaca hazin vedası, kelimeleri yan yana koyamamaya denk. Ve her yüz, her beyin, kafa ve ruh aklıma üflenen kutluluk zikri. Gerçek, bilinmeyeni bilmeye uzanan bir güzergah dilimi. Ben ise gerçekte bir yalan belki. Bildiğim yahut bilemediğim. Birazı; Uzanan yoldaki çeşitli hengameler. Gerçeği bulmaya yönelik akıl almaz sır oyunları. Arayan her kalp kayıp ruhta, çıkmazda adeta. Duyulan ayak sesleri, cümle aralarındaki sıralı virgül dizimi kadar fazla ve hızlı. Bir çocuğun sesindeki korku kadar ürkek, gerçek. Meraklı göz bebeklerinin ardındaki sır perdesi kadar ince. Ve bir o kadar da yakın gerçek. Bizdeki, içimizdeki cana işlemiş bir et parçası ruhta. Her insan, gerçeğe uzanan kalem karası yahut su beyazı. Bulut hafifliği belki yürek ağırlığı. Gerçek işte.. İnceden inceye bir ay dökümü gökyüzünde. Yıldızı bol geceden, güneşi olmayan denize bırakılan bir damla yakamoz parçası...

Ceylan Gümüş

18 Eylül 2014 Perşembe

Vuslat

Altı harften oluşan bir kelimeyi geçmez benim için vuslatın manası…
Ha birde ordan burdan duyduğum kadarıyla “kavuşmak” derler manasına
Ben hiç vuslata ermedim! Ellerinin soğukluğunu bir başkasının sıcaklığıyla ısıtmak nedir bilmem,yürek okşayan kelimeler fısıldanmadı hiç kulağıma,baktığım gözlerde sevda ateşini göremedim, ben hiç vuslata eremedim.
Ben hiç rüyamda gül sunan bir el görmedim...Gül nasıl kokar bilmem,
gül bahçesine girmedim hiç.Önüme engeller çıktı hep,dikenlerle tanıştım.
Dikeni suyla beslemek boşaymış gül elde edemedikten sonra;ama  bunu ellerim kanadıktan sonra anladım...
Kanımı durduracak bir suyla karşılaşmadım ben hiç
Kana kana,ağzımı dayayıp içtiğim bir pınarım olmadı…
Ben hiç çöllerde vahaya rastlamadım! Serap nedir bilmem,kızgın çöllerde hep yalın ayak yürüdüm, tek yoldaşım güneşti, o da yaktı, kül etti beni...
Ben hiç serinleyemedim! Kâbuslu anlarımda terlerimi silecek bir rüzgârım olmadı, sığınmak için gölgesini vermeyen ağaç; sonsuzluğa giden yolda bana darağacı oldu...Bir kış gününde ayaklarım hiç basmadı kara…
Dünyam hep karanlıktır benim..
Kavurucu çöl sıcaklığında peşimi bırakmayan vefakâr dostum terk eder beni
hep bu günlerde…Kilidini vurur gardiyan zindanımın;ama hiç yüzünü göremem
Ben tebessüm nedir bilmem...Gamzelerime hep acılar çöreklenir...
Yüzümde yılların yorgunluğu ve birazda vefakâr dostumla geçirdiğim günlerden kalma yalnızlığın koyuluğu..
Vuslat, anlamı yitirilmiş yalnızlık...

M/lal

16 Eylül 2014 Salı

BEKLERİM

Dünya'yı dolaştım durdum
Bulamadım onda huzur
Gönlüm hep seni arar durur
Yandı bu gönlüm seni beklerim
Yaktı içimi sevgin ateş gibi
Şahit oldu alem seni beklerim
Uzun yolları kısalt dayanamam
Vuslatım yakındır seni beklerim
Bir parça aşkından ver n'olur
Ümit durağında hüznünle beklerim
Beklerim ben beyhude beklerim
Sevginle yanar durur beklerim
Geçti senelerim hasretinle beklerim
Ömrüm oldu beklemek nerdesin?
Ey sevgili! Gel artık vuslat bitsin
Secdemdir sana en yakın ölüm
Bul beni sana en yakın hal ile
Hasret rüzgarın ile beklerim
Yakındır buluşmak,kavurur içimi ateşin
Hüzün deryasında seni beklerim

Bir Garip Cansu

13 Eylül 2014 Cumartesi

ANNEM..

Şimdilerde sevgine merhametine şefkatine muhtacım..
Her an yokluğunu hisseder gibiyim annem.
Yüzüm solgun..tedirginim.
Sesini duyamamaktan
gözlerine bakamamaktan
o güzel kokunu içime çekememekten korkuyorum..
Her an,
seni SEN'siz yaşamaktan korkuyorum annem..
..
Benim hayattaki tek gerçeğim
Tek umudum,tek dayanağım SEN'sin annem..
Varlığın nasıl hayat veriyor bedenime bir bilsen.!
Hani insanlar muhtaçtır ya bir damla suya.?
İşte,
ben de o su gibi muhtacım sana ..
Korkuyorum.
Sakın gitme annem, beni tek başıma bırakma..
Bakma böyle güçlü durduğuma.!
Direnir gibi gözükürüm zorluklara
Fakat bir hayli güçsüz bedenim.
Gülmüyor SEN'siz iken gözlerim..
Korkuyorum sakın gitme annem.!
..
Hayatta her şeyin bir değeri,bir kıymeti vardır..
SEN'i soranlara ben ne cevap vereyim anne.?
Nasıl anlatayım seni.?
Yeter mi haznemdeki kelimelerim seni anlatmaya.?
-Yetmez annem..
''Hayatın zorluklarında nasıl yaşayabilirim anne.?'' demiştim sana dün gece..
''Sabır kızım..'' deyip,başımı okşaman geldi şimdi hatrıma..
Anladım ki yaşarım anne..Eğer sen varsan yaşarım..
Yine gözlerin bana güç veriyorsa,dokunuşun ile  can buluyorsa bedenim..
Sapasağlam arkamda olduğunu..beni sevdiğini..beni koruduğunu biliyorsam..
Eğer tek bir gülüşünde saklıysa mutluluğum.!
Yaşarım annem.
Seni seviyorum annem.
Yıllarımın en güzel anını,iyi ve mutlu anılarını yaşattın bana.
Kıskandım bazen sevgini.. iyiliğini güzelliğini kıskandım annem..
Dokunuşunu hissedişini kıskandım..
Olur olmaz şeyleri bile düşünmeni kıskandım..
Seni seviyorum annem.
Yeni doğmuş bebek gibi seviyorum.
Umut dolu gözlerini..
Neşeli bakışlarını..
An be an bağrışını..
Ne olursa olsun beni anlayabilmeni,gözlerime bakabilmeni seviyorum..
Emeklerini..
Sevgini..
Umutlarını..
Mutluluk isteyen
 gözlerini seviyorum annem..

Şilan Beytaş

6 Eylül 2014 Cumartesi

Mavi Kadar..

Ben hayallerle yaşarım çocuk
yaşadıkça anlam kazanır umutlarım
taze kokan bir ekmek gibi
bazen sevgiye bazen aşka çağıran
bazen de güzelliklerle yaşayan
hayaller kurarım..
yanlış anlama, her zaman değil.!
sadece nefes aldığımda.
Gel sana da hayallerimi anlatayım?
onlar,
'Mavi' kadar güzel.
'Mavi' kadar sıcak.
'Mavi' kadar içten.
ve inanır mısın? onlar 'mavi' kadar gerçek..
sanki hiç bitmeyecek.!
Gel sana da hayallerle yaşamayı öğreteyim çocuk?
bir gün onların gerçek olacağına inandırayım
güneşin battığı şu dünyada,
umutların hiç solmayacağını,
bir gün tüm hayallerin 'Mavi' olacağını öğreteyim.
ne istersen öğreteyim çocuk..
mesela 'maviye yakın olmayı.
ona yaklaşmayı
ona dokunmayı..
onu hissetmeyi..
en iyisi ben sana uçmayı öğreteyim çocuk.
uçarken hayallerin bırak takılsın gökyüzüne..
sakın telaşlanma !
çünkü en çok ben güvenirim
Mavi'ye..

Şilan Beytaş

3 Eylül 2014 Çarşamba

Aşk

Aşk nedir...Bizleri sonsuzlaştıran mı yoksa, sonsuzluğa ulaştıran mı?
Yok yok aşk bizde ne arar gerçek aşkı bulamayınca...
Nice aşklar nice sevdalar yaşanmış...
Leyla-Mecnun, Kerem Aslı, Şirin- Ferhat
ve niceleri vardır hep aşık olan, yada aşık olduğunu sanan
Ama hiçbir AŞK LeyL e olan aşk kadar değerli olamaz
Tüm Aşklarda ilk basamak kullardır
Lakin Leyle olan Aşk çok başkadır
Aşık her an her gün hasretle Leyl'i bekler söyleşmek için
Aşkın Randevusu vardır Leyl’e has kimse bilmez
Kimse görmez bu buluşmayı
Aşık Maşuku ile söyleşmek için yatar Leyl'in Kollarına
Açılır sema kapıları bir ses duyulur Maşuktan
Hadi gel.. gel..gel diye seslenir Aşığa, Aşka saat 3 e vurduğunda
AŞIK ve Maşuk buluşur Teheccütün ılık yağmuru altında
AŞIK seccadesini yayar LeyLin kucağına
Bir ses duyulur.. ALLAHÜEKBER diye
Kainat susar, dünya dönmez olur, zaman donar, nefesler tutulur
Evet.... Bir buluşma gerçekleşecek
Aşık Maşığın kapısını çalar bu tekbir sesi ile
ile. Leyl Teheccüt ateşinde yanmıştır artık
Erir Aşık , seyreder Maşuk onun erimesini
Aşık eridikçe Maşuk onu dahada sever
Aşık niyazda Maşuk ise nazdadır..hadi der..hadi..
Bir kez daha vur ..bir kez daha vur kapıma
Bakar Aşığa muhabbetle, sevgiyle,yakin eder kendine
..Ve Aşık tekrar dua tokmağına dokunur usulca
YARAB diyerek ,sesizce inleyerek
..Aşık boynunu büker Havf ile
yüreğindeki Reca suyuncan bir damla içer..
Son bir gayretle tekrar eder…YARABBBİİİİ
..o an..İşte O an ..Kainat susar..nefesler tutulur tekrar
Zaman durur…Sema tüm ihtişamıyla ışıldamaya başlar
Yıldızlar harlanır,Nurun ateşinde..
Ve o an işte o an…Buluşma gerçekleşir..
AŞIK,MAŞUĞUN kollarında…
…Ve MAŞUK…KULUM diyerek basar bağrına

M/lal

2 Eylül 2014 Salı

ÂH O KIRMIZI PABUÇLAR

Çocukluğumun özlemi ,minik hayali idi "kırmızı pabuçlar"..Ne çok önemli idi çocukken kıpkırmızı ayakkabalarının olması .Biz doksanlar çocuklarıydık kırmızı ayakkabılar olmassa olmazlardandı.Çok isterdim çocukken kıpkırmızı bir ayakkabım olsun bayram sabahı başı yanımda bir kırmızı ayakkabı bekleteyim . .Alınamıyordu o zamanlar ben de söyleyemezdim zaten ama içli içli yalvarırdım Allah'a..Allah'ım ne olursun derdim benimde olsun bir kırmızı ayakkabım..Bayram sabahları herkes bekleşir ne aldığını gösterirdi birbirine ..Bizde öyle olmazdı ya kardeşim gösterir ya da ben ..Bir bayram bana alınır bir bayramsa ona..Söyleyemezdim ya hiçbir şeyi onu da söyleyemedim. Baktım baktım arkadaşlarımın ayakkabılarına, sonra içime attım ..Okula giderken herkesin ayağında çocukluğun en güzel rüyası kırmızı ayakkabılar ...Bir arkadaşımın evine gitmiştik hemen kapıda denedim ayakkabıları öyle hoşuma gitmişti ki sonra ne yapıyorsun diye bir ses geldi adeta yankılandı kulaklarımda hemen çıkartıverdim gözlerim dolu dolu oldu. Başımı öne eğdim ..Bir gün dedim param olursa bütün çocuklara kırmızı ayakkabı alacağım Allah'ım onlar görürler diyerek sinirlendim..Anneme söyleyecek oldum ama hep içine kapanık biri olduğumdan tam söyleyeceğim söylemiyorum anlatacağım diyorum anlatamıyorum sıkıntıya da sokmak istemiyorum ..Sadece diyebildiğim "ANNE" oldu efendim dediğinde yemek çok güzel olmuş deyip kalktım masadan..Sonra ağladım ağladım neden dedim Allah'ım benimde olsa bende giysem bir bayram sabahı da ben de göstersem o ayakkabıları okula gidince birde ben desem bakın bana annem yeni ayakkabı aldı hemde kırmızı ...Yattım yatağıma orda da ağladım..İçime attıklarımla yaşadım ya işte hepsi o.Umudumu kesmemiştim hiç..Bir gün bir yerlerden gelecek diyordum gelmedi. Gelmedi ama sabretmeyi öğrendim içimde kaldı giyemedim belki gelir diye beklemeyi öğrendim..Annem alsa alamaz mıydı ? üstündekilerini satar benim istediğimi alırdı ama yük olmak sıkıntıya sokmak istemezdim çünkü çok çalışıyor ve çok yoruluyordu benim için fazladan çalışmasını istemedim..Alamadım giyemedim ama benim de ahdım var. Hey! çocuklar bu ablanız geçinecek kadar parası olursa size içine attığı kırmızı ayakkabılardan alacak.Çocuklara "umut" olun sevindirin onları.."hayallerine" girin yaşatın o çocukları ..Sevgi serpin yüreklerine "ışık" olun..Onların "şekerli dünyasında" size fazlasıyla yer var ..Açın sinelerinizi çocuktur deyip küçümsemeyin onların yürekleri boylarından "büyük"..Bu yazım miniklerime "umut" olsun ..

Cansu Demiroğlu

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Sorma NEDEN ?

Dört duvar arasındayım şimdi,
her şeyden uzak
kendi geçmişinde boğulan biriyim ben..
düşlerimin yalnızlığıma gölge düşürdüğü ıssız bir günde yürüyordum..ama biliyordum ki yalnızım.
biliyordum ki insanlar acımasız
biliyordum ki ben çaresiz..sen bana uzak.. ben sana uzak
mesafeler bize uçurum biliyordum.!
Çaresizliğimin avuçlarımı okşadığı o pervasız soğuk sarıyordu bedenimi..
sonra sen geliyordun aklıma,sonra irkiliyordum ansızın yol kenarında..
bunun sonrası da yok işte.!
çıkarmaya çalışıyordum seni beynimin her bir hücresinden
ama.. --sorma NEDEN...?
....
Mecburdum buna,
seni de mahkum edemezdim geçmişime
seni de bırakamazdım benim gibi çaresiz
seni sevemezdim.
senin her gece gülüşlerin ile uyuyup gözlerindeki ışıkla sabahlara 'günaydın' diyemezdim..
Ben seni yaşayamazdım,bu dört duvar arasına mahkum edemezdim seni..
..Anladım ki 'sensiz' bir hayata başlamalıyım yeniden
ama.. --sorma NEDEN..?
...
Benliğimin bu dört duvar arasında kaybolup gitmesi,
bana hayat mücadelemin bittiğini anımsatıyor..
bana SON'u anımsatıyor..
bana SEN'i anımsatıyor..
sana ise bensiz bir hayata merhabayı anımsatıyor istemeden
ama ..--sorma NEDEN..?
...
Bir bakarsın uçu vermişim bu dört duvar arasından.
Ölüme mahkum bir köpek gibi fısıltılarım..
inletir yüreğindeki o hasretli bekleyişi.
Boşuna bekleme.
gidiyorum ben bu dört duvar arasından
hayatımı sessizliğe,
yüreğimi sensizliğe,
mahkum edip giden biriyim ben.
.....O yüzden bu gidiş sorma NEDEN ?

Şilan Beytaş

27 Ağustos 2014 Çarşamba

HAYKIRIŞ

BAKIŞLARIMIN KORKAKLIĞINDA YAŞIYORUM ARTIK.
YORGUN GECELERİN SESSİZLİĞİNDE AKŞAM OKŞUYOR SAÇLARIMI,
ŞİMDİ VE SONRASI İÇİN YAPACAK BİR ŞEYIM KALMAMIŞ,
BİTMİŞ TÜKENMİŞİM BEN.
HANGİ YÜREKTE AÇILIR GÖZLERİM,HANGİ SESTE SAKLANIR BEDENİM.
BİÇARELİĞİN RENGİNDE BİR DÜNYA,
YAŞAMAK VE YAŞAMAMAK ARASINDA BİR YOLCULUK
KAYIP BİR BEDEN, SESSİZ DUDAKLAR VE PINARLARI KURURCASINA DÖKÜLEN YAŞLAR
YUSUF MİSALİ ATILMIŞ KUYULARDA,
İSA MİSALİ GERİLMİŞ ÇARMIHDA
EYYÜP SABRIYLA YAŞIYAN BİR BEDEN
KİM EL VERİR BU ÇARESİZLİĞE,
KİM DUYAR BU YAKARIŞI
YÜREKLEREDİR BENİM FERYADIM, BAKIŞLARADIR FİGANIM
KULAKLARADIR AHIM…
BİR ENSAR ÇIKAGELİRSE ŞU MUHACİR YÜREĞİME
O ZAMAN HANGİ ZORLUKTA SECDE ETMEZ BU BAŞIM
HANGİ SIKINTIDA AÇILMAZ ELLERİM SEMAYA
O RAHMANIN KAPISINDA HANGİ BEL BÜKÜLMEZ
SAF VE TEMİZ SANDIĞIN İNSANLAR DEĞİL MİYDİ
O MASUMLUĞA KIYAN
MİRACI YAŞAYANIN BAŞINA PİSLİKLER SAÇAN EBU CEHİLLER DEĞİLMİYDİ
NEDEN KORKUYORUZ ARTIK EY İNSANLAR
BİZİM ARAMIZDAN DEĞİL Mİ EN KUTLU İNSAN
O KORKMAZKEN BİZİM KORKUMUZ NİYE
ONU KORUYAN BİZİDE KORUMAZMIYDI
BU KAÇIŞ NİYE NEDEN KİMDEN
AZRAİL BİZİ BULAMAZ MI SANIYORSUNUZ
BİR GÜN ÇIKMAZ SOKAKLARA DALARSANIZ
GERİ DÖNÜN VE ALLAH RASULÜ GİBİ ÖLÜN...

M/lal

26 Ağustos 2014 Salı

SİYAH DÜNYAM

Umudum tükenmemeli benim…
Hayallerime son veremem….
Sona yaklaşsam bile umut benim için hep var….
Rengi pespembe hayallerim var…
Onları solduracakta siyah bir dünyam…

Gözlerimin ısltısı bır geliyor bir gidiyor ….
Beni benden almaya çalısıyor ….
Siyah dünyanın içinde kayboluyorum…
Umutlarım tükeniyor …..
Hayal kuramıyorum…
Siyah dünyadan ayrılmak istiyorum …
Ama o cellat gibi bırakmıyor beni…
Bırakmam senı diyor …
Şimdi siyah dünyanın içindeyim ağaçlar her yer zifiri karanlık olmuş…
Bana bakan yüzler …
Sokaklar simsiyah ….

Siyah bir dünyam var benim….
Hayallerimin ve umutlarımın kestiği bir dünya ….
Beni götürmek istiyor….
Hiç bilmediğim o yere…bırakıp kaçmak istiyor…
Şimdi ıssız ve kimsenin olmadıgı bir yerdeyim…
Tek basıma ve sanırım YAPAYALNIZIM

Cansu Demiroğlu

23 Ağustos 2014 Cumartesi

RABB'İM SEVİYOR MU BENİ ?

Dinle beni dost, yine mavi bir yolculuktayım..

Bazen hüzünlü, bazen dertli bazen de masmavi her yanım, bilir misin ne haldeyim.?

Dertler bir yana sen bir yana dost..

Yeter mi bu ömür insanların kahrını çekmeye?

Ya da, derde niçin katlanır ki insan.?

Yoksa Rabb'i kulunu sevdiğinden mi sınıyor bu yüreği.? 

Söyle dostum.!

-Rabb'im seviyor mu beni.?

İsyanlarım oldu dilimden bir türlü düşüremediğim

Bazen yalnız kaldım dost, ya da ben yalnızım sandım.!

Nefes alıp verebildiği halde hala yalnızım diyebilir mi bir insan?

Vermedi mi ki, sana bu nefesi Yaradan?

"Akletmez misin !"

Derdin Yaradan'dan.. Hüznün Yaradan'dan..

Huzuru da elbet bulacaksın Ondan... 

Ama olmuyor,

İçimde bir boşluk var biliyorum dost, dolmuyor.

Dolduramıyorum, yoksa Rabb'i kulunu sevdiğinden mi sınıyor bu yüreği.?

Söyle dostum.!

-Rabb'im seviyor mu beni.?

Bilirim, hatalarım var benim

Dara düşünce Rabb'im var diyemedim..

Deseydim.. Ah keşke deseydim.!

Herkes giderken ''Rabb'im bana yeter'' diyemedim..

Deseydim...

Bilir misin dost, bazı zamanlar alnıma seccade değmedi.

Dua'yı unuttu bu gönül, yalvarmak nedir bilemedi...

Ah keşke bilseydi...

Yoksa Rabb'i kulunu sevdiğinden mi sınıyor bu yüreği.?

Söyle dostum.!

-Rabb'im seviyor mu beni.?

Anladım ki, Rabb'ini unutanmış asıl dert sahibi...

Yoksa bu gönül de mi onlardan biri.?

Unuttum, isyan ettim ama bilirim Rabb'im merhametini...

Acaba el açsam, bir 'mavi dua'ya 'amin' desem kabul eder mi kainatın sahibi.?

Yoksa Rabb'i kulunu sevdiğinden mi sınıyor bu yüreği.? 

Söyle dostum.!

-Rabb'im seviyor mu beni.?

...


Şilan Beytaş

22 Ağustos 2014 Cuma

Çay..


Bir bardak çayda..

İstanbul'u gördüm bir bardak çayda önce,

Sonra demine bakıp seyrettim çocukları,

Şekersiz içerdim çayı; ama o gün bir şeker attım çayımın içindeki üç beş çocuğa.

Kaşığı ayırmadım kadim dostu bardaktan,

Her karıştırışta insanların birbirine olan muhabbetini gördüm,

Ayrılmaz bağlarını..

Kabrin arkasındaki dostluktu şekerin bardaktaki eriyişi ve ses çıkarmayışı..

Kaybolmak yoktu ki şeker için, o çayla bütündü 'bir'di hep.

O bizim olamadığımız 'bir'lerden hani..

Bardağımın altı da yoktu o gün, elim hafif yanmıştı bırakırken İstanbul'un gönlüne onu.

Elim yanmıştı da yüreğimdeki yangın kadar hissetmemiştim onu.

İçmedim, içemedim çayı.

Bıraktım İstanbul'un gönlüne..

Bıraktım hatta dökmek istedim insanlarımızın üstüne.

Bardaktaki muhabbeti görmek için aslında..

O 'bir'leri görebilmek için sadece.

Bir bardak çayla karışık hayatınız var mıydı dosta sunacak?

İçindeki şekerle muhabbeti karıştıracak?

Bardak altı kullanmadan tüm sıkıntılara kendi bedeninizle göğüs gerecek?

Kaşığı bir sevda gibi tutup

Aşk gibi yudumlayacak İstanbul'u, dünyayı ise hafifçe üfleyecek?

Varsa ortak olmak isterim, isteriz bizde. .

Var biliyorum çayınız, yürek dolusu hemde..



Ceylan Gümüş

20 Ağustos 2014 Çarşamba

DUA ÇİÇEKLERİ

Bir yağmur başladı sessizce
'Er-Rahim' diye fısıLdadı paramparça olan yüreğime..
İrkildim...
Melekler yağmurla ıslatırken bedenimi
Usulca ellerim aldı dua kelemini
Başladı yazmaya pişmanlık dilekçemi
'Ya Rabb' dedi ruhum acıyla inledi
Affet Allahım Affet Rahmetine kavuştur beni
Affınla yıka günah kirlerimi
Lütfunla kabul eyle ibadetlerimi
Hikmetinle temizle benliğimi
İkramınla tamam eyle eksiklerimi
Nurunla aydınlat kararmış kalbimi
Muhabbet ateşinle tutuştur gönül ateşimi
Sevdir bana sevdiklerini,yar et bana erdirdiklerini
Rehberim eyle habibini, Işık eyle yolunda gidenleri
Kulum dediklerinin arasında kul eyle beni
Rızanı kazanmama vesile eyle sözlerimi,ibadetlerimi
Esselatüvesselamüaleykeyaresulullah diyerek
Habib'inin ismi ile mühürledim dilekçemi
Ne olur Allahım ne olur
Vasıtasız kabul eyle Kulluk toprağına ektiğim DUA ÇİÇEKLERİMİ ...
Amin.

M/lal

19 Ağustos 2014 Salı

VEFA

Bir Parça "vefa" Yemeğe Ne Dersiniz ?

Vefa yok, ahde hürmet hiç... Emânet lafz-ı bî medlûl;
Yalan râyiç, hiyânet, mültezem her yerde, hak meçhûl!
Ne tüyler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş:
Ne din kalmış, ne îman, din harâb îman serâb olmuş.’

Vefayı,vefasızlığı böyle tarif ediyordu Mehmet Akif.. Sahi "vefa" neydi? Sanki kayıp bir eşya gibi "vefa" denilen şey..Bir türlü bulamadığımız.Kaybolmuştu vefa, arkasına bakmadan gitmişti.Ve hiç bir şekilde haber alınamamıştı vefadan..Ve artık bunun adına vefa değilde vefasızlık deniliyordu.Oysa vefa ne kadar da güzeldi ...Herkes arkasını dönüp gitse de "buradayım" diyebilmekti vefa..
Şimdilerde çok fazla aradığımız ama bulamadığımız doyumsuz lezzet olan vefa..Tadından yiyemeyeceğimiz bir lezzetti vefa ..Tarifini anlatmak çok zor, yapması pek zahmetli olan vefa..Herkes yapamazdı bu lezzetli yemeği.Çünkü bunun içinde bağlılık vardı ,sevgi vardı ,pek çok elemler vardı, gözyaşı vardı ...Çok uzaklardan gelirdi bu yemek gönül bağı yoksa kalp denen durakta inemezseniz Vefayı bulmanız çok zor olurdu .Onu yemenin de bulmanın da şartları vardı ..Çünkü bu yemek herkesin bulabileceği yemek değildi.Bu tarifi hiç şüphesiz Kur'andan; âlemlerin muallimi, Gönüllerin Sultanı'ndan, O'nun nurlu ashâbından almalıydı.Muhammed şimdi ne söylüyor? Mi'râca çıktığından, bütün mahlûkatı gerilerde bırakarak Kavseyn makamına erdiğinden ve Allah ile bizzat görüştüğünden bahsediyor." Bu sözler karşısında Hz.Ebûbekir (RA) kendilerine şu soruyu sordu:

- Bunu Hz.Muhammed mi (SAV) söylüyor?
- Evet, dediler.

- Öyle ise doğrudur. Ondan yalan sâdır olmaz dediği vefa kahramanı Ebubekir biliyor bu tarifi..Şimdi söyle kolaymıymış bu lezzetli yemekten yemek?Uçup gitti bıraktı bizleri vefa oysa oysa gecelerin karanlıklarını vefa aydınlatacaktı,düşmanların uğultusunu susturacakken vefa hangi şehirde takılı kaldı ? O lezzetli nimet nerede şimdi hangi şehirde bulurum onu ? Bulabilir miyim ? Bende Hz.Ömer gibi bu doyumsuz yemekten yemek istiyorum hani vurulduğunda ömeri ancak namaza çağırmak ayıltır diyen resullah kalk ya ömer namaz vakti dediğinde namaz vakti mi diyerek ayaklanan hemde yaralı olmasına rağmen namaza kalkan ,namazına  vefalı ömer nasılda biliyordu tarifi ..Sen de tatmak istiyorsun değil mi ? Tıka basa "vefa nimetini" yemek istiyorsun ama onu bulmak çok zor meşakkatli yolları var ..Bir şehir varmış adıda "hak yolu" imiş..Hakk'a teslim olanlara bu lezzetli yemekten yedirilirmiş..Onlarda "vefa nimetinin" tarifini alır yolarına koyulurlarmış..Hey hat!Ne aziz bir nimet imiş bu vefa herkeste olmayan ama herkesin aradığı aramaya çalışıpta takılı kaldığı..O'nu bulamamak yüreği ağrıtır çünkü o nimeti yedikçe kalp irfanı başka diyarlara göç edecek..Bir parça "vefa " düşsün payımıza çok değil bir parça ..Allah Resulüne; Kendisinden meleklerin bile hayâ etmekte olduğu bir kimseden ben hayâ etmeyeyim mi? sözlerini dedirten, an-be-an bütün mahlûkâta edebiyle vefâlı olan Hz. Osman gibi olamam belki ..Ama ilahi dergahta bize düşen pay ne ise ona razıyım..Gel vefa bul bizi etme aç sinelerini sen gelmezsen bu nimetten leziz yemekten mahrum kalacağız ve kimbilir hiç tadamayacağız..Sana seslenir bu yüreğim ey vefa ! Karanlık gecem,seni anlatmaya çalışan kalemim o doyumsuz lezzetini arzulamak isteyen bu ednayı kabul eder misin ?


Cansu Demiroğlu   ^ Edna ^

15 Ağustos 2014 Cuma

DEDEMİN ŞEHRİ

Bir şehir istiyorum. İçinde dedemin "iyi insanlar" diye tanımladığı güzel yürekli insanlardan olan. Küçüğü büyük yapabilecek koca yürekli insanlardan...Bu şehir ki, çocukların korkusuzca uçurtma uçuracağı gökyüzünde…Pamuk şekerli gülüşlerin, kağıt helvalı tebessümlerin ilmek ilmek dokunduğu bir şehir… Bu şehir kitapların özgürlüğe kapak açtığı, yumuşacık bir yastık başucumda... Her karesinde sevgiyi görebildiğim sinema sahnesi aynı zamanda. Bu şehir ümit ile korkunun ayrılmaz bağı... Hani vardır ya korku ile ümit arası mutlu yaşamak hayatı, ondan işte. Bu şehir birbirini tanımayan insanların dahi birbirine selâm verdiği, komşusu aç iken tok yatmadığı... Bu şehir ki, ateşin düştüğü yeri değil herkesi yaktığı… Ve o "herkesin" bir anda "bir" olup ateşi söndürmek için su taşıdığı, söndürdüğü... Bu şehir kırmızı ışıkta duran şoför bey'in yayaya yaktığı tebessüm hüzmesi. Bu şehir bakkal Ali Amca'nın "paranın üstüne sakız veriyorum, ailene çok selâm söyle" dediği… Bu şehir Hacer Teyze'nin yokuştan çıkarken düşürdüğü patatesleri yolda oynayan çocukların ta yokuşun altına kadar inip getirdiği… Bu şehir dilencinin dilenmeden bilindiği, o istemeden yardımın sol el görmeyecek şekilde yapıldığı... Bu şehir misafirin "Allah dostu" sıfatıyla karşılandığı "İbrahim bereketi" ile uğurlandığı. Bu şehir en çok da çocukların seslerinin yükseldiği sokaklarda... "Anneee biraz daha" dediği. Bu şehir oruç ayında oruç tutmayanın belli olmadığı... Bu şehir dûanın çok çok olduğu... Hatırladınız mı siz bu şehri? Hani bizim olan. Dedemin "iyi insanlar" dediği şehir bu şehir. Var elbet biliyoruz bunlardan. Belki görememekte hatamız. Gösterir misiniz bu şehrin yolunu bana? Dedemin "iyi insanlarına” misafir olmak istiyorum ben. Biliyorum var! Burası dua…Burası âmin…Burası kabul şehri çünkü…

Ceylan Gümüş

13 Ağustos 2014 Çarşamba

SEVGİ VE SEVMEK

Sevgi, biz kullarının kalbine nakşetmiş olduğu Vedüd isminden, gönlümüze sızan bir his, duygu ve letaiftir. Allah cc bizlerin kalbine derc etmiş olduğu Esma-i İlahiyeden biri olan vedüd ismine ayna olmaktır. Bizim görevimiz bu sevme hissini zahirden, batına batıldan hakka geçirerek o Vedüdü ismine ayna olmaktır. Yani kulda ilk sevgi Allah cc rızası için ahmede mehmede ayşeye haticeye olarak ortaya çıkar, zamanla bu sevgi hissiyat olarak kemale ermeye başladığında o asıl görevi olan ayna olma hali ile bir basamak çıkar. Allah cc sevgisine ulaşmak o sevgiyi hissetmek o muhabbete vedüd ismine ayna olma basamaklarına çıkarak, Artık o sevdiğinde var olan sevmeyi görür lakin, beşer bu sevgiyi karşı genel itibari ile cinse karşı kullandığı için o basamağa çıkamaz, aksine o sevgisi ile mecazi kelimelere hallere aldanır. Bu noktada nefis devreye girer ve nefsin istediği, hoşuna giden şeyleri istemeye ve arzu etmeye başlar, hatta o nefse uyup onun istediklerini yapmaya başlar. Bu hal küçük küçük başlar ilk nazardan konuşmaya ordan Allah cc yasaklarına harama kadar iner. İşte o zaman bu hal, hem yukarıya çıkılan eşrefi mahlûkat, hemde aşağıların aşağısına inilen esfeli safilin merdiveni misali gibidir ki o beşer o eşrefi mahlûkat basamaklarını çıkmak o Vedüd ismine ayna olmak yerine, kendisinde var olan şeref basamaklarını kaybederek esfeli safilin basamaklarından inmeye başlar. Ne kadar tuhaf bir hal değilmi o küçücük cüzi irade kula neler kazandırıyor ya da kaybettiriyor. Kardeşler helede bu internette çok ama çok dikkat edin. Az önce bir resim gördüm "Facebook'ta ilişkiler çoğaldı imam lazım" diye. Şaka gibi ama asıl gerçeklik burada, bakın evet bir imam lazım ama o ilişkilere cehenneme giden yolda önünü açmak o hale can vermek adına değil de, o ilişkileri yok edecek burada bulunan kardeşlerimizin o cehenneme esfeli safilin basamaklarından aşağılara inmemeleri için o nefse dur diyen o halleri öldürecek olan İMAN gerekli. Rabbim dilimiz ile söylediğimiz o kelime-i tevhidi kalbimize indirsin inşallah. Amin.

M/lal

12 Ağustos 2014 Salı

ŞEHR-İ GURBETTEN

Karanlık bir şehirdi Mekke, sen gelmeden önce
Adın Dilbeste olmuştu yüreklerde, kainat seni bekliyordu efendim
Kurtarıcısı olacaktın alemin, ana babaların umudu sendin efendim.
Sen gelmeden önce zifiri karanlıklar sarmıştı her yanı, beklenen şafak sendin efendim.
Nurların yeryüzüne inmesine az kalmıştı; o zifiri karanlığın yerini aydınlık alacaktı..
Kız çocuklarının "umut babası "olmana az kalmıştı.
Hidayet güneşin her yere ışık saçacak efendim.
Senin müjdeni veriyordu tüm alem, senden önceki peygamberler tasdik ediyordu gelecek diyorlardı:
Muhammed !
Evet, evet az kalmıştı "alemin reisi " geliyordu,
O geliyordu !
"Hidayet nurunu ", "faziletin ışıklarını " yakmaya geliyordu.
Sen doğdun efendim, nurlar kapladı
Her yeri bin yıl yanan ateş söndü, putlar devrildi yerinden
Kız çocuklarının imdat sesine ses verdin efendim
Alemin kurtarıcısı hoş geldin, hoş geldin; gönlümüze şeref verdin.
Ah efendim, yetimlerinin babası, "ışık" oldun aleme
Annesiz babasız büyüdün, şefkate sevgiye en muhtaçken sen yetim kaldın
Yetimlerin ruhuna ilaç olan, onları iyileştiren sonsuz güzellik
Sen doğruluk kalesi idin; ümmetin doğru insan olamadı
Ya resul !
Sen ki tebliğini ettiğin dinin üzerine ne çok sancılar çekmiştin
Deve işkembeleri dökmüşlerdi o mübarek başına
Taş atmışlardı nurlu vücuduna hiç acımadan
Ama vazgeçmedin hiçbir zaman..
Seccaden bir kum misali idi
Gözyaşların ağlatıyordu alemi
Ümmetin umudundu
Sana layık olamadık efendim ..
Çok sıkıntılar çekmiştin
Sadece ama sadece Allah'ı anlatmaktı derdin
Vazgeçmiyordun, olmaz deyip bir kenara atmıyordun
Dua dua yalvarıyordun rabbin olan Allah'a, ümmetin için çok dua ediyordun
Ah, efendim !
Bir bilsen
Ne çok şey unuttuk
Keşke namaz kıldığın seccaden olsaydım
O çöllerde ki bastığın kumlar ben olsaydım
Hasretlik yakıcı bir ateş oldu gönlümde
Parçalanmış şu yüreğime senin sevgin düştü efendim.
Hayaller ülkemde yüreğim kızgın bir çöle döndü, yakıyor içimi bir ateş,
Özlemin yakıyor efendim
Sen gelsen şeref versen kalbi buruk yüreği yetim şu garibe
Dert diyarındayım seni arıyorum, kokunu arıyorum, neredesin sultanım, bekliyor bu yüreğim
Geleceğin günü bekliyor
Şefkatinle besledin sen tüm cihanı ,yeryüzünde ümmetin yapayalnız
Sensizlik şarkıları söylüyor kuşlar
Avareyiz sensiz gel ey sultanım bırakma bizi yalnız
Gittiğin günden beri ümmetin ne çok yanlış yaptı efendim
Kardeş kardeşe düşman oldu, düşmanlar seni unuttu
"Merhamet denizine" girmeyenler fesatlıkta boğuldu
Ayakların şişene kadar namaz kılan sendin,
Senin ümmetin namazı bıraktı.
Nur yüzlü peygamberim
Gel de görün hele bir dağıt kokularını her bir yana
Utansın bu ümmetin elem çeksin
Efendim...
Ümmetin yalnızlıklarında boğuluyor
Yetiş ya Rasulullah, dök sevgini, aç bize bütün kapılarını !
Sen aydınlatmıştın cihanı, ışık olmuştun gönüllere; her yer bir mum gibi yanıyordu sevginden alev alev...
Yokluğun kuru bir çölde su aramak gibi,
Gel ey sevgili !
Bize ab-ı kevserınden içir, susuyoruz sultanım
Kuraklık girdabına girdik
Güzel sokaklar yok artık, hüzün şehrindeyiz; seni arıyoruz, gel sultanım !
Sal güvercinlerini, bir haber et kokun işlesin yüreğimize nakış nakış..
Deli gibi esen rüzgarın olayım
Sadakatini ,vefanı arıyorum neredesin,
"Hüznü gurbette" seni beklemekteyim neredesin,
İnsanlar yabancı, şehrim yıkık, gönlüm kırgın, nerdesin
Özlüyor seni tüm kainat
Rüyalarımıza girmen biz cahillerin tesellisi ya resul, kokunu duymak bizlerin tesellisi
Gel Ahmed'im, nur peygamberim, tüm sevgiler sana
Hasretinle yanan ruhlara çare ol gel, ey nebi
Medine'ye giden kervan gibi beklemedeyiz efendim.
Şu kervanı kaldır artık ey nebi, Tebessümüne muhtacız neredesin sultanım
Öksüz kaldık; sevgimiz yarım, sadakatimiz yarım, vefamız yarım kaldı efendim..
Ay gibi parlak yüzün alemi aydınlatırdı, sen gittin gündüzler bile karanlık efendim .
Leyl- hüzün ile sabahlıyorum nur saçmıyor hiçbir yer .
Işıklarım söndü, kalbimin rengi siyaha boyandı, hüzün kederi beliriverdi yüreğimde,
Masmavi gökyüzüm yok artık, her şeyim karanlık ey Sultanım !
Gel ki yine aydınlansın tüm cihan
Aşkınla yansın tüm sineler, gel sultanım
Gönüllerimiz seninle değil iken nerelere gidelim?
Hasretinle inim inim inlerken nerelere gidelim?
Karanlık dünyada riyakarlıklar bitmıyor, ebu cehiller tükenmek bilmiyor, ey Resul !
Neden gelmezsin ebu lehebler canlı ruhlarda yasıyor sultanım
Senin adının geçtiği ayetlere inanmayan ruhlar var nerdesın ey sultanım?
Ey Allah'ın biricik sevgilisi
Parçalanmış şu yüreğimize teşrif etmez misin ?
Yıkılmışlığımızı görmez misin?
Duy hüzün çığlıklarımızı, seni istiyoruz gel ey Nebi
Mum gibi eridi bedenim, konuşmuyor artık yüreğim, duygularım hissiz kaldı
Efendim...
Çırpınıyorum kanadı kırık kuş gibi, ızdırap veriyor "sensizlık "
Gel, gel de bitsin bu hasretlik
"Umut köşkünde" beklemedeyim seni
Geleceğin günü beklerim efendim...
Gül bahçelerine çevirirsin kalbimi, gelirsen
Her yer sen kokar efendim
Ben seni beklemekteyim gel ey resul gel ki
Al beni "şehr-i gurbetten"...

Cansu Demiroğlu

11 Ağustos 2014 Pazartesi

KİTAP

Bir kelime bazen o kadar çok şey anlatır ki. Onca şeyi dökemeyiz bile kağıda. Ama biliriz maksadı. Her defasında aldığımızda kalemi elimize yazamasak da anlarız.
Şimdi bir kelime var ki manâsı az ama çok. Lügatte tek satırı geçmezken, lügatin ta kendisidir aslında o.
O, her elimize aldığımızda bitirmeye çalıştığımız, bazen de sonunu okumak istemediğimiz belki..
O, içimize her defasında güneş gibi doğan, ay gibi aydınlatan bizi..
O, en yakın dosta "bu senin" diyerek ona tüm duygularımızı emanet etmekten geri durmadığımız..
O, arasına bir ayraç sıkıştırarak her gün, belki her saat, her dakika yolunu izlediğimiz bir güzergâh..
O, kapağında kendimizi bulup içinde kaybolduğumuz..
O, açmak istediğimiz bir define..
O, bir harfine kırk yıl köle olmayı arzuladığımız bir öğreten, öğretmen.
O ki her sayfasında çocukluğumuzun en güzel oyunlarını oynayıp, kurguladığımız oyun bahçemiz.
O, bize "ben senin duygularınım" diyen.
O, o kadar fazla ki hiç yokluğunu hissetmediğimiz çevremizde.
Ama korktuğumuz aynı zamanda yanlış bir 'o" tanımamızda kaybettiklerimizin daha çok olmasından dolayı.
O, her yerde çok kolay ulaşabileceğimiz fakat ulaştığımız şeyin kifayetinin manasını tam çözemediklerimizden biri belki de.
O, alıp bir solukta okuduğumuz belki bir daha yüzüne dahi bakmadan unuttuğumuz.
O, içinde yazılanları değil içimizde yazılanları okuduğumuz.
O, oku/yor olmaktan çekindiğimiz.
Çünkü okumak bir eylem yormak, yorumlamak bir eylem. O, bizim bu iki eylemi birleştirmeye uğraştığımız, belki de gerçekleştirdiğimiz, bazılarımızın.
O, ismine "kitap" demekten geri durmadığımız..
O, yazılanların ve yazmasını istediklerimizin harmanlandığı bir yazı bütünü.
O, her harfinin bir cümle olduğunu gördüğümüz.
O, o deyip ötekileştirirken biz deyip bağrımıza bastığımız.
O, manasında kimimizin kimliğini aradığımız.. Bulduğumuz belki.. Kaybetmemek üzere sakladığımız.
Evet, o, kitap işte.
Okuduğumuz her defasında, ama hangisinin yararının dokunduğunu hesaba katmadan bitirdiğimiz.
Kitaplar, çoktur bunlardan. Mühim olan ise çok'un içinden bizim "ok'u" bulabilmemiz. İlk emre riayeten, yaydan çıkan okun geri dönmeyeceğini hesaba katıp da önce.
Sonrası belki daha uzun ve daha zor olanı belki.
Raflar, ahh raflar. Sıra sıra dizilmiş rengarenk bilgi hazineleri.. sonrası, sayfa aralarının örümcek ağlarını temizlemek ayda bir kaç kez belki.
Raflar.. sıra sıra bilgi hazineleri.
Bir kez okumak yetseydi Efendimiz hıfzını tamamladığı Kainat Kitabı'nı Cebrail'den her defasında tekrardan dinler miydi?
Kainat efendisi, hele ki ezbere bilip yaşarken hayatı..
Bir kere okuyup kenara bıraktığımız kitaplar, severiz biz yan yana durmayı.. en çok da kitapların durmasını işte. Ama nedendir ki, rafta duracak her kitap aslında bir başka kalbe gitmeye hazırlanıyordur daha sen okurken onu..
Neden mahkum edersin O'nu, sevdiğin kitabını örümcek ağlarına, küf kokularına?
Bir başkasının senin kitaplarının arasında nefes almasına izin ver!
Belki alacağın son nefes sana verilen bir kitapta gizlidir..

Ceylan Gümüş