Eylüldü aylardan hüznün çilesi ve tebessümün ağlayan yanı. Ve kalemin kağıda hasretiydi iç dökümü. Biraz duygu koyup heybeye yürümekti, gelmeyecek olan tren istasyonuna doğru. Çünkü siyahtım ben, güneşin en çok soğurduğu ve tüm yükü taşıyan vagonlar bütünü. Elleri beyaza kanat açmaya çalışırken, siyahtan kuşlara takılıp kalan bir dal. Takılıp kalan evet çünkü; yola çıkan her engel adım atmamızı zorlaştıran dikenler kümesi. Toprak, köklerimi bünyesinde tutmaya çalışırken, eli baltalı süvarilerin varlığı göz kapamakla geçecek cinsten değil. Haftanın son günü, aylardan eylül.. Yaprakların ağaca hazin vedası, kelimeleri yan yana koyamamaya denk. Ve her yüz, her beyin, kafa ve ruh aklıma üflenen kutluluk zikri. Gerçek, bilinmeyeni bilmeye uzanan bir güzergah dilimi. Ben ise gerçekte bir yalan belki. Bildiğim yahut bilemediğim. Birazı; Uzanan yoldaki çeşitli hengameler. Gerçeği bulmaya yönelik akıl almaz sır oyunları. Arayan her kalp kayıp ruhta, çıkmazda adeta. Duyulan ayak sesleri, cümle aralarındaki sıralı virgül dizimi kadar fazla ve hızlı. Bir çocuğun sesindeki korku kadar ürkek, gerçek. Meraklı göz bebeklerinin ardındaki sır perdesi kadar ince. Ve bir o kadar da yakın gerçek. Bizdeki, içimizdeki cana işlemiş bir et parçası ruhta. Her insan, gerçeğe uzanan kalem karası yahut su beyazı. Bulut hafifliği belki yürek ağırlığı. Gerçek işte.. İnceden inceye bir ay dökümü gökyüzünde. Yıldızı bol geceden, güneşi olmayan denize bırakılan bir damla yakamoz parçası...
Ceylan Gümüş
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder